Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

4 Ağustos 2026 Salı

Lenin'i Tekrarlamak mı, Lenin Gibi Düşünmek mi? Bir Tartışmanın Sonu

 Mahmut Boyuneğmez

Giriş

Bu yazı, kişisel bir polemiği sürdürmek amacıyla değil, yürütülen tartışmanın teorik sonuçlarını ortaya koymak amacıyla kaleme alınmıştır. Tartışma boyunca farklı başlıklar altında dile getirilen itirazlar, aslında tek bir temel soruda düğümlenmektedir: Marksizm-Leninizm, değişen tarihsel gerçekliğin devrimci çözümlemesi midir; yoksa geçmişte formüle edilmiş siyasal sonuçların değişmez biçimde tekrar edilmesinden mi ibarettir?

Bu nedenle aşağıdaki değerlendirmeler, tek tek cümlelere verilmiş cevaplar olmaktan çok, iki farklı Marksizm anlayışı arasındaki ayrımı görünür kılmayı amaçlamaktadır. Bir tarafta, tarihsel koşulları değişse bile siyasal formülleri değişmeyen, Lenin'in belirli metinlerini tarihüstü doğrular olarak okuyan skolastik yaklaşım bulunmaktadır. Diğer tarafta ise Marksizm-Leninizm'i, kapitalizmin değişen hareket yasalarını çözümleyerek kendi siyasal sonuçlarını sürekli yeniden üreten yaşayan devrimci teori olarak kavrayan yaklaşım yer almaktadır.

Bizim savunduğumuz ikinci çizgidir. Çünkü Marksizm'in bilimselliği, belirli sonuçların ezberlenmesinde değil, o sonuçları üreten maddi gerçekliği çözümleme yeteneğinde yatar. Lenin'in en büyük katkılarından biri de hazır cevaplar bırakmış olması değil, somut durumun somut tahlilini devrimci siyasetin vazgeçilmez ilkesi haline getirmiş olmasıdır. Bugün Lenin'e bağlılık, onun yüz yıl önce ulaştığı sonuçları tekrar etmekle değil; aynı bilimsel cesaret ve aynı diyalektik kavrayışla 21. yüzyıl kapitalizmini çözümleyebilmekle mümkündür.

Bu nedenle bu yazının amacı, yalnızca belirli siyasal başlıklarda farklı sonuçlara ulaştığımızı göstermek değildir. Asıl amaç, bu farklı sonuçların hangi teorik zeminden doğduğunu açıklamaktır. Çünkü tartışmanın gerçek konusu İran değildir; yalnızca Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) da değildir. Tartışmanın gerçek konusu, Marksizm-Leninizm'in yaşayan devrimci teori olarak mı, yoksa tarihsel bağlamından koparılmış değişmez formüller bütünü olarak mı anlaşıldığıdır.

Aşağıdaki değerlendirmeler bu nedenle yalnızca belirli bir polemiğin cevabı değil; aynı zamanda Marksizm-Leninizm'in ufkuna, diyalektik materyalist gerçeklik anlayışına ve günümüz kapitalizmi karşısındaki devrimci görevlere ilişkin genel bir teorik çerçeve sunma iddiası taşımaktadır.

Bir Tartışmanın Sonuna Dair: Skolastizm mi, Devrimci Teori mi?

Bu tartışma artık belirli bir kişiyle polemik olmaktan çıkmıştır. Asıl mesele, Marksizm-Leninizm'in nasıl okunacağıdır. Temel sorun, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığına yapılan biçimsel vurguların arkasına gizlenerek Marksizm-Leninizm’in devrimci nirengi noktalarının burjuva devletçiliği, teokratik kapitalizm veya şabloncu bir reformizm adına tasfiye edilmeye çalışılması ya da aşındırılmasıdır.

Sorulması gereken soru şudur: Lenin'i gerçekten anlamak mı gerekiyor, yoksa onun yüz yıl önce kullandığı taktikleri tarihsel bağlamından koparıp ezbere tekrar etmek mi? Bizim ayrıldığımız nokta tam da buradadır.

Leninizm hiçbir zaman kutsal metinlerin tekrarı olmadı. Marksizm-Leninizm, hazır reçeteler bütünü değil; tarihsel gerçekliği hareketi içinde kavrayan devrimci bir teoridir. Lenin'in sürekli tekrarladığı "somut durumun somut tahlili" ilkesi, geçmiş formülleri koruma çağrısı değil; onların hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığını kavrayıp değişen koşullar altında yeniden üretme zorunluluğudur.

Tam da bu nedenle, bugün Lenin'i gerçekten takip etmek isteyenlerin görevi Lenin'in 1914 veya 1916'daki cümlelerini tekrarlamak değil; onun “diyalektik yöntemini” değil, diyalektik gerçeklik anlayışını ve gerçekliğe diyalektik yönelimini bugünün kapitalizmi zemininde yeniden üretmektir. Ne var ki tartışma boyunca karşı karşıya kaldığımız yaklaşım bunun tam tersidir. Her tarihsel olguya, yüz yıl önce yazılmış birkaç pasajla cevap vermeye çalışan, diyalektiği olayların üzerine uygulanacak bir "analiz tekniği"/yöntem sanan, kavramları tarih üstü ilkelere dönüştüren bir anlayış... Bu, Leninizm değil; Leninizm'in skolastikleştirilmesidir.

Diyalektik Bir Yöntem Değil, Gerçekliğin Hareketidir

Tartışmanın en temel teorik ayrımı burada ortaya çıkmaktadır. Karşı taraf sürekli "diyalektik yöntem"den söz etmektedir. Oysa Marksizm'de zihinden bağımsız işleyen olguların üzerine dışarıdan bir şablon gibi yapıştırılacak harici bir "diyalektik yöntem" yoktur.

Diyalektik, maddi gerçekliğin kendi hareketidir. Toplumsal süreçlerin, çelişkilerin, dönüşümlerin, eşitsiz gelişimin, tarihsel oluşun nesnel mantığıdır. Marksist teori bu hareketi keşfetmeye çalışır; ona dışarıdan yöntem uygulamaz. Diyalektik, araştırmacının zihninde bulunan bir "analiz tekniği" değildir. Diyalektik, araştırmanın konusu olan nesnel gerçekliğin hareket nitelikleri ve örüntüleridir. Marksist teori bu hareketi zihinde yeniden üretmeye, kavramsal olarak soyutlamaya çalışır; gerçekliğe dışarıdan bir yöntem dayatmaz. Diyalektiği zihinsel bir teknik haline getirmek, onu gerçekliğin nesnel hareketinden koparıp yalnızca öznenin kullandığı biçimsel bir analiz aracına indirgemektir. Oysa Marx'ın yaptığı şey, yöntemi gerçekliğe uygulamak değil; gerçekliğin kendi hareket mantığını teorik olarak yeniden kurmaktır.

Dolayısıyla diyalektik, "bir yandan şu, öte yandan bu, işte çelişkiler" diyerek bütün karşıtlıkları yan yana sıralamak veya burjuva devletlerin savaşlarında taraflardan birini "daha az kötü" olarak seçip (bu “sahte ikilem”den birini seçip) desteklemek için başvurulan bir eklektisizm değildir.

Eklektisizm diyalektik değildir. Biçimsel mantığı "karmaşıklık" görüntüsü altında tekrar etmek de diyalektik değildir. Gerçek diyalektik, karşıtlıklar ile çelişkilerin gelişme yönünü, başlıca karşıtlık/çelişkiyi ve tarihsel eğilimi kavramaktır.

Bugün İran'da temel karşıtlık/çelişki nedir? ABD ile İran devleti arasındaki diplomatik gerilim mi? Yoksa İran işçi sınıfı ile teokratik-kapitalist egemenlik arasındaki karşıtlık mı? İran devleti, mollaların ve Pasdaran (Devrim Muhafızları) sermayesinin yönetiminde bir egemenlik ve sömürü aygıtıdır. Dolayısıyla temel karşıtlık/çelişki teokratik-kapitalist sömürü düzeni ile emekçi kitleler arasındadır. Sorunun cevabı, bütün siyasal sonuçları belirlemektedir.

Lenin'i Ezberlemek Başka, Lenin Gibi Düşünmek Başkadır (UKKTH ve Emperyalizm Çağı)

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) konusundaki tartışma da aynı metodolojik sorunu açığa çıkarmaktadır. Lenin, UKKTH'yi tarih üstü, sınıflar üstü bir liberal insan hakkı kılıfında savunmadı. Onu, Çarlık İmparatorluğu'nun "halklar hapishanesi" niteliğini parçalayacak, ezen ulus şovenizmini kıracak ve proletaryanın gönüllü birliğini kolaylaştıracak tarihsel bir siyasal araç olarak kullandı. Yani amaç hiçbir zaman yeni burjuva devletler üretmek veya etno-milliyetçi ayrışmaları derinleştirmek değildi. Amaç işçi sınıfının güvenini ve birliğini sağlamaktı.

Bugün ise tarihsel koşullar köklü biçimde değişmiştir. Emperyalizm artık ulus-devletleri kuran değil, gerektiğinde onları parçalayarak yöneten, balkanlaştıran bir sistem haline gelmiştir. Ulusal ayrılık hareketlerinin önemli bir bölümü artık kapitalizmi aşan devrimci dinamikler üretmemekte; tersine doğrudan emperyalist odakların lojistik ve finansal desteğiyle emperyalist jeopolitiğin yeniden düzenlenmesinde işlev görmektedir.

Dolayısıyla yüz yıl önce devrimci bir taktik olan bir ilkenin, bugün aynı içerikle savunulması Leninizm değil, dogmatizmdir. Lenin'in yaptığı taktik üretmekti. Bugün yapılması gereken de budur. Taktiği kutsallaştırmak ya da burjuva egemenlik sınırlarının bekçiliğine soyunmak değil.

Neden 1916 Farklıydı, Neden 2026 Farklıdır?

Tam da burada tartışmanın düğüm noktası ortaya çıkmaktadır. Lenin'in 1914-1916 yıllarında geliştirdiği UKKTH yaklaşımını anlamak için yalnızca ne söylediğine değil, hangi tarihsel maddi koşullar içinde söylediğine bakmak gerekir. Marksizm'in temel ilkesi budur. Bir ilkenin doğruluğu, onu doğuran tarihsel-toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir. Aynı formül, farklı üretim ilişkileri ve farklı dünya sistemi içinde aynı siyasal sonucu üretmeyebilir.

1916'nın dünyası ile 2026'nın dünyası aynı dünya değildir. Lenin'in yaşadığı çağ, finans kapitalin dünya ölçeğinde yeni egemen hâle geldiği fakat ulusal kapitalist pazarların ve ulus-devlet oluşum süreçlerinin hâlâ tarihsel olarak ilerici bazı işlevler taşıdığı bir dönemdi. Çarlık, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi çok uluslu imparatorlukların çözülmesi, feodal-haraççı kalıntıların tasfiyesi ve kapitalist gelişmenin önünün açılması belirli tarihsel anlamlar taşıyordu. UKKTH, bu koşullar altında öncelikle ezen ulus şovenizmini parçalamaya ve işçi sınıfının gönüllü birliğini kurmaya hizmet eden devrimci bir siyasal manivela işlevi görüyordu.

Bugün ise dünya kapitalizmi niteliksel olarak başka bir evreye ulaşmıştır. Finans kapital yalnızca ulusal sermayelerin birleşmesi değildir; küresel ölçekte bütünleşmiş üretim ve dolaşım ağlarının egemenliğidir. Üretim artık tek tek ulusal ekonomiler içinde gerçekleşmemekte; küresel üretim zincirleri boyunca parçalanmış, çok uluslu şirketler tarafından organize edilen bütünleşik bir sermaye sistemi içinde yürütülmektedir. Sermaye dolaşımı, enerji hatları, lojistik ağlar, dijital altyapılar ve finans piyasaları ulusal sınırları büyük ölçüde aşmış durumdadır.

Bu nedenle bugün kurulan yeni küçük devletler, Lenin dönemindeki gibi bağımsız ulusal kapitalist gelişmenin araçları olmamaktadır. Tersine, daha kuruluş aşamasından itibaren IMF'nin, Dünya Bankası'nın, NATO'nun, ABD'nin, AB'nin veya bölgesel güçlerin askerî, mali ve diplomatik vesayeti altında şekillenmektedir. Egemenlik görünüşte ulusaldır; fakat ekonomik, askerî ve siyasal bağımlılık çok daha derindir. Dolayısıyla birçok ayrılıkçı süreç, ulusal kurtuluştan çok emperyalist yeniden yapılandırmanın halkası haline gelmektedir.

Yakın tarih bunun sayısız örneğini üretmiştir. Yugoslavya'nın çözülmesi, sosyalist federasyonun yerini emperyalizme bağımlı küçük kapitalist devletlerin almasıyla sonuçlanmıştır. Kosova, uluslararası askerî vesayet altında şekillenmiş ve uzun yıllar NATO varlığıyla ayakta kalmıştır. Güney Sudan, bağımsızlığını kazandıktan sonra istikrarlı bir ulusal kalkınma rotasına değil, iç savaşlara, dış müdahalelere ve uluslararası bağımlılık ilişkilerine sürüklenmiştir. Irak Kürdistanı ise ekonomik olarak petrol tekellerine, askerî olarak ABD desteğine ve bölgesel güç dengelerine bağımlı bir yapı olarak gelişmiştir. Irak Kürdistanı örneği ulusal kazanımların dahi kapitalist dünya sistemi içinde otomatik olarak emekçi sınıfların bağımsız egemenliğine dönüşmediğini göstermektedir; ekonomik bağımlılık, petrol gelirleri üzerindeki sınıfsal ilişkiler ve bölgesel güç dengeleri bu yapının sınırlarını belirlemektedir. Bu örneklerin her biri kendi tarihsel özgünlüğüne sahip olsa da ortak eğilim aynıdır: Yeni siyasal sınırlar, emekçi sınıfların gerçek egemenliğini değil, küresel kapitalizmin yeni bağımlılık biçimlerini üretmiştir.

Tam da bu nedenle bugün Lenin'in yaklaşımına sadık kalmak, onun 1916'daki sonucunu mekanik biçimde tekrar etmek değildir. Lenin'in yaptığı şey, somut tarihsel gerçekliği çözümleyerek devrimci taktik üretmekti. Eğer bugün için tarihsel-toplumsal çözümleme yapıyorsak, ulaştığımız sonuçların da farklı olması son derece doğaldır. Çünkü değişen gerçeklik karşısında değişmeyen taktik, devrimci teori değil, dogmadır. Marksizm'in sadakati metinlere değil, maddi gerçekliğe yöneliktir.

Dolayısıyla bugün UKKTH'nin Lenin dönemindeki stratejik işlevini yitirdiğini söylemek Lenin'den kopmak değil; tam tersine Lenin'in “somut durumun somut tahlili” ilkesini bugünün kapitalizmine uygulamaktır. Asıl dogmatizm, 1916'nın siyasal taktiklerini 2026'nın dünya sistemi içinde hiçbir tarihsel dönüşüm yaşanmamış gibi tekrar etmektir. Bu, Leninizm'i geliştirmek değil, onu skolastik bir dogmaya dönüştürmektir.

Güncellemek Revizyonizm Değildir

Burada sıkça yapılan bir suçlama vardır: "Siz Lenin'i değiştiriyorsunuz."

Hayır. Biz Lenin'i değiştirmiyoruz. Biz Lenin'in yaptığı şeyi yapıyoruz. Lenin de Marx'ın bütün formüllerini mekanik biçimde tekrar etmedi. Marx'ın çözümlemelerini emperyalizm çağının gerçekliği içinde yeniden geliştirdi. Emperyalizm teorisini kurdu. Parti teorisini geliştirdi. Devlet teorisini derinleştirdi. Ulusal sorunu yeniden ele aldı.

Nasıl ki Lenin, Marx'ın 1848 Avrupa'sına ilişkin çözümlemelerini olduğu gibi tekrar etmedi; emperyalizm çağının yeni gerçekliğinden hareketle parti teorisini, devlet teorisini ve ulusal sorun çözümlemelerini geliştirdiyse, bugün de aynı yaklaşım geçerlidir. Lenin'i gerçekten izlemek, onun ulaştığı sonuçları değil, sonuçlara ulaşırken kullandığı devrimci düşünme tarzını sürdürmektir. Leninizm'in özü sonuçlarda değil, diyalektik yaklaşıma ve tarihsel materyalizme sadakattedir.

Eğer Lenin, Marx'ı sadece tekrar etseydi, Leninizm diye bir şey ortaya çıkmazdı. Bugün de görev aynıdır. Lenin'i tekrar etmek değil; Leninist düşünmektir. Marksizm yaşayan bir teoridir. Yaşayan teori ise sürekli somut gerçeklik tarafından sınanır.

Revizyonizm, Marksizm'in devrimci özünü tarihsel gelişme adına tasfiye etmektir; onu burjuva düzeniyle uzlaştırmaktır. Oysa değişen üretim ilişkilerini, sermayenin yeni örgütlenme biçimlerini ve emperyalizmin dönüşümünü çözümleyerek devrimci stratejiyi yeniden üretmek revizyonizm değil, tarihsel materyalizmin ve Marksizm’in zorunlu sonucudur. Değişen dünyada değişmeyen tek şey eski formüller olursa, korunmuş olan Marksizm değil, yalnızca onun sözcükleridir.

Bugünün Görevi Yeni Burjuva Devletler Değil, Sosyalist İktidardır

Bu nedenle bugün temel ayrım uluslar arasında değildir. Temel ayrım sınıflar arasındadır. Kapitalizmin güncel yapısı, işçi sınıfını etnik, dinsel ve ulusal kimlikler üzerinden parçalayarak yönetmektedir. Dolayısıyla devrimci stratejinin görevi bu parçalanmayı yeniden üretmek değil, aşmaktır.

Kürt işçisinin de, Fars işçisinin de, Arap işçisinin de, Türk işçisinin de tarihsel çıkarı yeni burjuva devletlerin kurulması veya teokratik-kapitalist sınırların korunması değildir. Onların ortak çıkarı sermaye düzeninin ortadan kaldırılmasıdır.

Bugün "kendi kaderini tayin" sorunu da yeniden tanımlanmalıdır. Gerçek kader tayini, emperyalizmin güdümünde yeni bayraklar dikmek değildir. Gerçek kader tayini, anadilde eğitim ve tam siyasal eşitliği de kapsayacak biçimde, üretim araçları üzerinde işçi sınıfının egemenliğini kurmaktır. İşçi sınıfı kendi kaderini ancak sermayeyi mülksüzleştirerek tayin edebilir.

İran Tartışmasının Özeti: Bağımsız Sınıf Hattı ve Devrimci Bozgunculuk

Bu nedenle İran konusunda da iki gerici kamp arasında tercih yapmayı ve teokratik sermaye düzenini "vatan savunması" adı altında meşrulaştırmayı reddediyoruz.

  • Ne ABD-İsrail emperyalizminin yanında...
  • Ne İran teokratik kapitalist devletinin yanında...

Biz yalnızca İran işçi sınıfının, kadınlarının, gençliğinin ve ezilen emekçi halklarının bağımsız devrimci hattının yanındayız.

  • Devletlerden değil... Sınıflardan yanayız.
  • Bayraklardan değil... Emekten yanayız.
  • Burjuva egemenliklerden değil... İşçi iktidarından yanayız.

Bu nedenle "İran devletinin savunma hakkı" söylemi de, emperyalizmin bombardıman siyaseti de aynı anda reddedilmelidir. Devrimci bozgunculuk tutumu; emperyalizme karşı dururken teokratik devletin arkasında kenetlenmek değil, teokrasiyi de devirecek olan bağımsız proletarya iktidarı hattını güçlendirmektir. Marksizm-Leninizm'in bağımsız sınıf çizgisi tam da budur.

Son Söz

Bu tartışmada ortaya çıkan temel ayrım, tek tek savaşlara, devletlere veya ulusal sorunlara ilişkin değildir. Temel ayrım şudur: Bir taraf Marksizm-Leninizm'i tarih boyunca değişmeden kalan formüller bütünü ve burjuva-devletçi bir uzlaşma aracı olarak okumaktadır. Biz ise onu, değişen kapitalist gerçekliğin içinde sürekli yeniden üretilmesi gereken yaşayan devrimci teori olarak görüyoruz.

Lenin'in en büyük mirası belirli cümleler değil; düşünme biçimidir. Bugün ona sadakat, 1916'nın sonuçlarını ezberlemekle değil, 21. yüzyıl kapitalizmini aynı devrimci cesaret ve aynı bilimsel titizlikle çözümleyebilmekle mümkündür.

Dolayısıyla bugün asıl soru şudur: Lenin’i tekrar mı edeceğiz; yoksa Lenin gibi düşünüp onu geliştirmeye devam mı edeceğiz? Bizim cevabımız nettir. Çünkü Marksizm, geçmişi muhafaza etme öğretisi değil; geleceği kurma teorisidir. Bugün Lenin'i tekrarlamak kolaydır; zor olan Lenin'in gösterdiği devrimci cesaretle bugünün kapitalizmini yeniden çözümlemektir. Devrimci sadakat, geçmişin sonuçlarını ezberlemek değil, geçmişin teorik ufkunu/yönelimini geleceğe taşımaktır.

Ve bugün Lenin'i gerçekten savunmanın yolu, onu skolastik ezberlerin içine hapsetmek değil; onun devrimci yaklaşımını çağımızın gerçekliği içinde yeniden üretmektir. Bu nedenle bizim için mesele, Lenin'in cümlelerini tekrarlamak değil, onun devrimci ufkunu sürdürmektir. Marksizm-Leninizm ancak böyle canlı kalabilir; aksi halde dogmaya dönüşür. Dogma ise devrimin değil, statükonun hizmetine girer.

Marksizm’in büyük temsilcileri, kendilerinden önceki teorisyenleri mekanik biçimde tekrar ederek değil, onların açtığı teorik ufku yeni tarihsel koşullar içinde geliştirerek ilerlemişlerdir. Marx, Hegel'i tekrar etmedi. Lenin, Marx'ı tekrar etmedi. Gramsci, Lenin'i tekrar etmedi. Tarihsel materyalizm ve Marksizm, geçmişin sonuçlarını muhafaza ederek değil; değişen gerçekliği yeniden çözümleyerek ilerledi. Bugün bizim görevimiz de budur. Eğer Marksizm yalnızca klasik metinlerin tekrarına indirgenirse, devrimci teori olmaktan çıkar; tarihsel bir inanç sistemine dönüşür.

Bizim ölçümüz hiçbir zaman Lenin'in hangi cümleyi kurduğu olmayacaktır. Ölçümüz, Lenin'in bağlı kaldığı bilimsel ilkenin kendisidir: Somut gerçeklik değiştiğinde teori de kendi kavramlarını yeniden üretmek zorundadır. Marksizm'in sadakati metinlere değil, tarihe; otoritelere değil, maddi gerçekliğedir.

Bu nedenle tartışmanın sonunda savunduğumuz çizgi değişmemektedir: Bağımsız proletarya siyaseti, enternasyonalizm, emperyalizme ve tüm burjuva devletlere karşı tavizsiz mücadele ve nihayet tek gerçek "kendi kaderini tayin" biçimi olarak işçi sınıfının sosyalist iktidarı. Bu, Lenin'i inkâr etmek değil; onu tarihsel misyonuna uygun biçimde sürdürmektir.

Bu yazı Salim Diyap'la olan bir tartışmanın bizim açımızdan son değerlendirmesidir. Diyap'ın ve bizim değerlendirme/eleştirilerimizi şu adreste okuyabilirsiniz:

https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2026/08/iran-kurt-hareketi-ve-savas-devrimci-sinif-tavri-ne-olmali.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]